Babacan Kars'ta net konuştu: Vatandaşın %45'i gelirinden fazla harcıyordu. Dedik ki bu gidiş gidiş değil..Kredilere sınırlama getirdik. Yapmasaydık, aile dramları görebilirdik..


    Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, Kars'a gerçekleştirdiği ziyaret sırasında geçtiğimiz yıl kredi hacmindeki korkutucu gelişmeyi net ifadelerle gözler önüne serdi. Babacan halkın yüzde 45'inin gelirinden fazla harcadığını hatırlattı ve aldıkları önlemlerle olası aile dramlarının önüne geçtiklerini söyledi. Babacan şu noktaların altını çizdi:
'Baktık ki bankalarımız özellikle tüketici kredileri açısından çok ciddi şekilde muslukları açmışlar. Vatandaşımız bakıyor kolay kredi kullanıyor ve bunu harcıyor, Türkiye ortalamasını, Türkiye'nin genelini söylüyorum. Bölge bölge, aile aile durum değişebilir. Ama Türkiye'deki toplam rakamlara baktık böyle bir durum var. Daha kazanmadan harcayan bir toplum haline gelmeye başlamıştık. Hane halkımızın yüzde 45'i gelirinden daha fazla harcıyordu o gün itibariyle baktığımızda. Ayda 100 lira kazanıyorsak 110 lira, 120 lira, 130 lira harcıyor. Nasıl harcıyor? O aradaki farkı borçlanıp harcıyor. O zaman dedik bu gidiş iyi gidiş değil. Tamam belki yüzde 9,2, yüzde 8,5 büyümenin içinde biraz onun da katkısı var ama varsın, dedik biz o ilave katkı olmasın, ama vatandaşlarımız da ayaklarını yorganlarına göre uzatsınlar; bankalar da daha dikkatli olsunlar dedik ve bankaların kredi hacimleri üzerine sınırlamalar getirmeye başladık.'
Ali Babacan'ın Kars konuşmasının tamamı için haberin devamını tıklayın

'
    Sayın Valim, Çok Değerli Milletvekillerimiz, Değerli Belediye Başkanımız, Kars'ın Çok Farklı Kesimlerinin, Kuruluşlarımızın Yöneticileri, Temsilcileri,
Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.
Bugün çok değerli Sağlık Bakanımızla beraber sabahleyin Erzurum'dan yola çıktık. Önce Hasankale, arkasından Horasan derken Sarıkamış üzerinden Kars'a geldik ve ilçelerde de programlar yaparak geldik. Benim bu Kars'a ilk gelişim. Daha önce muhtelif vesilelerle Erzurum'a gelmiştim, Ağrı'ya gelmiştim, ama bir şekilde nasip olmamıştı. Gerçekten bugün burada olmak, sizlerle beraber olmak ve bu güzel şehrimizi tarihiyle, kültürüyle, tabiatıyla, tarımıyla, hayvancılığıyla çok önemli olan şehrimizi görmek gerçekten benim için ayrı bir mutluluk. Sizlere de bizlerle beraber olduğunuz için, burada olduğunuz için ayrıca teşekkürlerimi sunmak istiyorum.
     Türkiye son 10 yıldır gerçekten çok önemli bir değişiklik dönemi yaşadı. Bu hem bir siyasi dönüşüm süreci oldu, çok önemli siyasi reformlar gerçekleştirildi Türkiye'de. Temel hak ve özgürlüklerin ilerlemesi için, Türkiye'de daha ileri bir demokrasiye ulaşabilmek için Türkiye'nin gerçek anlamda bir hukuk devleti olması için büyük bir mücadele verdik, veriyoruz. Bu reformlarımızdan bir kısmını tamamladık. Ama daha önümüzde yapacak uzunca bir reform listemiz var.
Bakın Türkiye Büyük Millet Meclisi kapanmadan önce 3. yargı reform paketimizi geçirdik, yürürlüğe soktuk. Şimdi 4. yargı reformu üzerinde çalışmamız devam ediyor. Bu siyasi reformlarımızın hemen yanında ekonomik reformlarımız da tabi son derece önemli oldu.
     2002 yılında biz ilk hükümetimizi kurduğumuzda gerçekten Türkiye'de zor bir tablo vardı. Türkiye'de faizler o dönemde Hazine'nin borçlanma faizlerini kast ediyorum, yüzde 66'ya ulaşmıştı. Enflasyon yüzde 30 idi. Sadece IMF'ye olan borcumuz 23,5 milyar Dolardı. ve bize hep soruyorlardı, bu durumu nasıl düzelteceksiniz, nereden kaynak bulacaksınız diye. O dönemin çok sık kullanılan kelimelerden birisi de kaynaktı. Kaynak ihtiyacı ve bu kaynağı nereden bulacaksınız?
Sayın Başbakanımız o dönemde hep dedi ki, arkadaşlar, kaynak Türkiye'dir dedi. Biz kendimize güvendikten sonra, dost doğru çalıştıktan sonra gerisi düzelir demişti. İşte bu gerçekleşti çok şükür. Biz 2002 yılından bu yana Türkiye'de bir petrol kaynağı bulmadık, bir doğal gaz kaynağı bulmadık. Madenlerimizde daha önce farkına varmayıp da birden bire farkına vardığımız böyle büyük bir zenginlik, böyle havadan birden bire hani yokken var olan bir kaynak da edinmedik. Ama ne yaptık? Öncelikle Türkiye'de istikrarı sağladık, siyasi istikrarı. Bunun hemen bunun yanı sıra ekonomik istikrarı sağlayacak ve güçlendirecek tedbirler aldık.
    Attığımız her adımda güven unsurunu hep ön planda tuttuk. Ekonomide başarının temelinde en önemli kavram, güven kavramı. Güven oluşturduğunuz zaman her şey kolaylaşıyor. Güveni sağlayamadığınız zaman ne yaparsanız yapın mümkün değil, işler olmuyor.
     Bakın adını vermeyeyim bir Güney Amerika ülkesi ve petrolü çok olan, çok ciddi petrol zenginlikleri olan bir ülke, şu anda da seçim kampanyası devam ediyor. Bu kadar petrol zenginliğine rağmen yüzde 30 faiz ödüyor borç para ararken. Bunun niye dönüp baktığınızda hep yanlış politikalar, o güveni oluşturamama, piyasaları şaşırtma, bir dediği bir dediğini tutmama ve popülizm, bütün bunları alt alta koyduğumuzda ekonomik sorunlar büyüyor. Türkiye'de yıllarca bu yapılmış, Türkiye'de yıllarca popülist politikalar izlenmiş, yıllarca karşılıksız para basılmış bu memlekette. 34 yıl boyunca Türkiye'de enflasyon iki haneli ya da üç haneliydi; yüzde 80 enflasyon gördük; yüzde 100 enflasyon gördük; yüzde 120 enflasyon gördük Türkiye'de. Aylık yüzde 8, 10, 15 gibi enflasyon rakamları yaşadık. Bunun özüne inip baktığınızda, ne diye baktığınızda hepsinin temelinde karşılıksız para basma var.
Devletin geliri belli ve bakıyorsunuz ki emekli zam istiyor, çiftçi destek istiyor, memur zam istiyor, para yok. Peki, ne yapmış önceki dönemdeki hükümetler? Dönmüşler Merkez Bankasına, biraz kağıt, biraz mürekkep, bas. Bir banknotun maliyeti değerli arkadaşlar 5 cent. Yani işte Türk Lirasına çevirecek olursak 9 kuruş. Üzerine 100 lira yazıyorsunuz 100 lira oluyor, 10 lira yazıyorsunuz 10 lira oluyor. Peki, o banknot niye itibar görüyor, niye kıymeti var, niye paranın değeri var? Onu ancak karşılıklı bir şekilde ve usulüne uygun bir şekilde Merkez Bankasının rezervleriyle beraber düşünüp de piyasaya sunduğunuzda onun bir karşılığı var, bir değeri var. Hiç yoktan karşılıksız bir parayı basın piyasaya sürün herkesin o zaman cebindeki para eriyor, her geçen gün değer kaybediyor.
    İşte biz 10 yıla yaklaşan iktidar dönemimizde tek bir kuruş karşılıksız para basmadık. Paramızdan 6 sıfırı attık. Artık Türk Lirası dünyanın her bir köşesinde itibar gören bir para birimi haline geldi. Geçen gazetelerde okumuşsunuzdur, Japon ev hanımları Türk Lirası'na yatırım yapıyor. Şimdi Macarlar, Türk Lirası cinsinden borçlanma tahvili çıkartmak için başvurdular.
    Bugün bizim hisse senedi piyasamız var, İstanbul Menkul Kıymetler Borsamızın ki orada hisse senetleri Türk Lirası'dır biliyorsunuz. Yüzde 62'si uluslararası yatırımcıların satın aldığı değerler haline geldi. Bizim içeriye borçlanma diye çıkarttığımız iç borçlanma tahvil bonomuzun yaklaşık şu anda 4'te 1'i uluslararası yabancı yatırımcılar tarafından gelinmiş, satın alınmış durumda. O işte Türk Lirasına güvenin ve politikalara güvenin bir sonucudur.
Şöyle bir baktığımızda şu anda dünya gerçekten zor bir dönemden geçiyor. Bu 2008-2009 dönemini de vurmaya başlayan kriz henüz bitmiş değil; evreler değiştirerek devam ediyor. Krizin ilk döneminde bankalar sorun yaşadı. Bankalar problem yaşayınca devletler dediler ki, biz bu bankaların arkasındayız, biz bu bankalara kefiliz ya da bak ortak olduk  ya da bak para koyuyoruz dediler ve o bankaların o dönemde çoğunun batmasını önlediler. Bir iki banka gene battı büyük bankalardan ama çok sayıda banka da devletler tarafından kurtarıldı. Çünkü 2009 yılında devlete itibar, devletin sözüne güven farklı bir noktadaydı.
   
YUNANİSTAN'I KONUŞMAYA GEREK BİLE YOK DURUMLARI VAHİM  
    Bugüne geldiğimizde, 2012 yılına geldiğimizde maalesef artık gelişmiş ülkelerin devlet taahhütlerine olan güven eskisi kadar güçlü değil. Şu anda devletlerin kredibilitesi sorgulanıyor. Bırakın artık Yunanistan'ı, Yunanistan'ı hiç konuşmaya bile gerek yok, çünkü durumları çok çok vahim maalesef. Ama hemen Yunanistan'ın batısına doğru gidin, bir İtalya da bir G-7 ülkesidir, dünyanın en büyük 7 ekonomisinden birisidir, çok ciddi borç sorunu var. Berlusconi Hükümeti biliyorsunuz apar topar gitmek zorunda kaldı, bir teknokrat hükümet kuruldu. Teknokrat hükümet şimdi reformlar yapmaya çalışıyor. Ama hala faizleri çok yüksek ve borcunun İtalya'nın çevrilip çevrilmeyeceği ciddi endişe kaynağı şu anda tüm piyasalar için.
Hemen biraz daha batıya giden, bir İspanya, onun ötesine gidin Portekiz, şöyle okyanusa doğru çıkın İrlanda, çok büyük problemler var ve bütün bu problemlerin özünde maalesef düzgün bir program ortaya koyamama, bir güven oluşturamamayı görüyoruz.
    Biz G-20 üyesiyiz ve G-20 üyesi olarak G-20'nin bütün toplantılarına iştirak ediyoruz. Zirvelerine Sayın Başbakanımızla beraber iştirak ediyoruz ve en son G-20 Zirvesi'nde bizim talebimiz üzerine sonuç bildirgesine şu cümleler girdi: Artık gelişmiş ekonomiler gelişmiş ülkelerle Orta Vadeli Program ortaya koyup açıklamalılar.
Biz üç yıllık Orta Vadeli Programlar ortaya koyuyoruz biliyorsunuz. 2009 yılında krizin en derin döneminde bir Orta Vadeli Program ortaya koyduk. Bu sene o programın 3. yılı ve harfiyen ne söz verdiysek yapıyoruz.
Bugün için Amerika Birleşik Devletleri'nin bir Orta Vadeli Programı yok. 2013 yılında ne yapacaklarıyla ilgili hiçbir program yok ellerinde. Kasım ayında seçimleri var, işte seçime kadar biz bir şey diyemeyiz, seçimden sonra tekrar biz olursak tamam, başkası seçilirse artık onlar ne diyecekse desin.
    Bugün Fransa'nın bir üç yıllık programı yok, İtalya'nın bir programı yok, İspanya'nın bir programı yok. Böylesine büyük ekonomilerin ileriye doğru ne yapacaklarını ortaya koyamamış olmaları, dünya ekonomisi önündeki en büyük tedbirlerden bir tanesi. Kendilerine güvenip bir perspektif verebilen hükümet sayısı şu anda dünyada çok çok azaldı. Gelecek yıla diyor kim öle kim kala. Gelecek yıl bakalım ben burada mıyım değil miyim, bu hükümet var mı yok mu? Çoğu gelişmiş ülkenin şu anda hükümetleri bu psikolojide maalesef. İşte bunun için de bir türlü toparlama gelmiyor.
Büyük ekonomiler, gelişmiş ekonomiler ne yapacaklarını ortaya koyamadıkları için özel sektör ve dünya finans sistemi kendi politikalarını, kendi yapacaklarını bir türlü ortaya koyamıyorlar. Bir belirsizlik ve tamamen kısa vadeli adımlarla bir yürüyüş söz konusu.
    Bugün euro kullanan ülkelerin, yani euro bölgesindeki 17 ülkenin ortalama borç stoku milli gelirlerinin yüzde 90'ını aşmış durumda. Bir Belçika yüzde 100'ü geçti, bir İtalya yüzde 100'ü geçti borcun milli gelirine oranı. Bizim hamd olsun geçen seneki rakamımız, 2011 sonundaki rakamımız yüzde 39,4. Pek çok ülkenin bütçe açığı, milli gelirine oran olarak yüzde 8, 10, 13 mertebelerinde dolaşıyor. Bugün Amerika Birleşik Devletleri'nin dahi borcu milli gelirinin yüzde 100'ünü geçti, bütçe açığı milli gelirinin yüzde 10'u. Biz geçen seneyi yüzde 1,5'luk bir bütçe açığıyla kapattık hamd olsun. Ayağımızı yorganımıza göre uzatacağız, kaynaklarımız kadar harcayacağız. Atalar demiş, borç yiyen kesesinden yer.
     Biz 2009 yılında ortaya koyduğumuz programı aynen uyguladık, borç stokumuzu kademe kademe her sene artırmaya, azaltmaya devam ediyoruz. Bir de şuna dikkat ettik, bankacılık sistemimizi sağlam tuttuk. Yaptığımız düzenlemelerle, koyduğumuz kurallarla bankalarımızı asla kontrolsüz bırakmadık. Biliyorsunuz krizin kaynağı bankacılık sektörü. Bankalar eğer ciddi bir şekilde kontrol edilmezse, ciddi düzenlemeler yapılmazsa o ülkeyi çok rahatlıkla krize sürükleyebiliyor.
İşte bizim 2001 krizinde sadece bankacılık yüzünden yüklenmek zorunda olduğumuz maliyet, enflasyonla bugüne getirdiğimizde 220 milyar TL, eski parayla 220 katrilyon. Bankaların bu memleketin ekonomisine maliyeti. O dönemdeki kriz sebebiyle. Biz Avrupa'dan da, Amerika'dan da daha ileri uygulamalar yaptık bankalarımızla alakalı, bankaları çok sıktık, şunu yaparsın, bunu yapamazsın dedik, şu kuralımız budur, şu rasyomuz budur, bunun haricinde hareket edemezsin, edersen cezası budur dedik ve katiyetle de bunları uyguladık.
   Bakıyoruz şu anda Amerika'nın, Avrupa'nın en büyük bankaları sarsılıyor, batma noktasına geliyor, Türkiye'de bankacılık sistemi sapasağlam. Hatta Avrupa'nın, Amerika'nın batmaya yaklaşan bankaların Türkiye operasyonlarına bakıyorsunuz, Türkiye operasyonları sapasağlam ayakta, hiçbir problemleri yok. Çünkü Türkiye'de iş yaptıkları zaman bizim kurallarımıza uyuyorlar. Bizim kurallarımıza uydukları zaman da bünyelerindeki sağlamlığı ve bilançolarındaki o istikrarı korumak zorunda kalıyorlar.
    İşte Türkiye'de bankacılık sisteminin geçmiş krizlerden de edindiğimiz tecrübelerle bu dönemde sağlam tutulması ve bütçemize, kamu maliyemize dikkat etmemiz bizi bütün bu ülkelerden ayrıştırır daha doğrusu. Onca ülke sorun yaşarken Türkiye ekonomisi büyümeye devam ediyor ve istihdam da oluşuyor. 2010 yılında yüzde 9,2 büyüdük, 2011 yılında yüzde 8,5'luk bir büyüme oranı elde ettik. 2009'dan bu yana 3 milyon 900 bin ilave istihdam oluştu Türkiye'de. 3 milyon 900 bin toplam çalışanlarımızın sayısı arttı 2009'dan bugüne kadar, 3 yılda. Bunlar gerçekten herkesin gıpta ile baktığı rakamlar.
    Bugün bir İspanya'da genel işsizlik oranı yüzde 24' çıktı, gençlerdeki işsizlik oranı yüzde 54'e ulaştı. Şu anda Avrupa Birliği ortalama işsizlik oranı Türkiye'nin çok üzerinde seyrediyor. Gençlerde hele Türkiye'nin çok üzerinde seyrediyor.
Tabi biz bunları bugüne kadar yaptık ama bundan sonrasıyla ilgili de çok çok dikkatli olmamız gerekiyor. Rehavete asla marj yok. Her an dikkatli olmamız lazım, her an doğru politikaları uygulamaya devam etmemiz lazım.
    
MÜDAHALE ETMESEZ AİLE DRAMLARI YAŞANABİLİRDİ
      Biz 2010-2011 yıllarını incelediğimizde Türkiye'de yüksek büyüme oranlarını gördük ama bu büyümenin bir kısmının da iç tüketimden ve özellikle vatandaşımızın borçlanıp tüketmesinden kaynaklandığının farkına vardık. Baktık ki bankalarımız özellikle tüketici kredileri açısından çok ciddi şekilde muslukları açmışlar. Vatandaşımız bakıyor kolay kredi kullanıyor ve bunu harcıyor, Türkiye ortalamasını, Türkiye'nin genelini söylüyorum. Bölge bölge, aile aile durum değişebilir. Ama Türkiye'deki toplam rakamlara baktık böyle bir durum var. Daha kazanmadan harcayan bir toplum haline gelmeye başlamıştık. Hane halkımızın yüzde 45'i gelirinden daha fazla harcıyordu o gün itibariyle baktığımızda. Ayda 100 lira kazanıyorsak 110 lira, 120 lira, 130 lira harcıyor. Nasıl harcıyor? O aradaki farkı borçlanıp harcıyor. O zaman dedik bu gidiş iyi gidiş değil. Tamam belki yüzde 9,2, yüzde 8,5 büyümenin içinde biraz onun da katkısı var ama varsın, dedik biz o ilave katkı olmasın, ama vatandaşlarımız da ayaklarını yorganlarına göre uzatsınlar; bankalar da daha dikkatli olsunlar dedik ve bankaların kredi hacimleri üzerine sınırlamalar getirmeye başladık.
    Mesela 2011'de hiç dokunmasaydık yüzde 35 artıyordu kredi hacmi. Tedbirlerle bunu yüzde 25'te tuttuk. Bu yıl da sadece yüzde 15 artacak. Yani şirketlerin ve vatandaşımızın bankalara olan borcu bu yılın tamamına baktığımızda yüzde 15 artacak. Ama büyümemiz yüzde 4, enflasyon yüzde 6, hadi ikisini toplayın yaklaşık yüzde 10 puan. Onun da üzerinde bir kredi hacmi gene de büyüyecek Türkiye'de. Ama daha ötesine gitmenin riskler getireceğini düşündük. Allah korusun sosyal yapımızın bozulmasını aile dramları yaşanmasını beraberinde getirebilecek bir tablo görebilirdik. Dolayısıyla bu tedbirleri aldık,
    Bu yıl ki büyümemiz inşallah yüzde 4 olarak gerçekleşecek. Yüzde 4 belki, yüzde 9'a, 8,5'a göre düşük gibi görünüyor ama yine de Avrupa'nın en yüksek büyüme rakamı Türkiye'de olacak. Yani baktığımızda 27 ülkeye Avrupa Birliği'nde Türkiye'yi de altına yazın, en yüksek büyüme oranı kimin diye bakın, yine inşallah bu listenin başında en yüksek büyüme oranının Türkiye'de olduğunu biliyoruz. Ama daha sürdürülebilir, daha makul ve daha kontrollü bir büyüme oranını inşallah bu sene görmüş olacağız.
    Tabi ekonomimizdeki bu ilerleme, Türkiye'nin kendi içinde refah noktasında aşama aşama belli bir noktaya gelmesi Türkiye'nin artık tüm dünyadaki etkisini de artırmış durumda. Türkiye artık daha çok örnek alınan bir ülke. Türkiye artık daha çok ilham kaynağı olan bir ülke ve şu anda pek çok ülkeye bu ülkelerin reform süreçleri açısından yardımcı oluyoruz.
    Bugün bizim Merkez Bankamız birkaç ülkeye paralarından sıfır atma konusunda danışmanlık yapıyor, onlara destek veriyor. Hazine Müsteşarlığımız borç yönetimi konusunda çok sayıda ülkenin hazinesine danışmanlık hizmeti veriyor. Pek çok ülkede tarımda ne yapıyoruz, başka konularda ne yapıyoruz? Bilgi paylaşımı yapıyoruz.
Sadece bununla da kalmıyoruz. Özellikle çok yoksul, çok zor durumdaki ülkelere de maddi olarak da yardımcı oluyoruz. Bizim geçen seneki devletin resmi dış yardımları 1 milyar 300 milyon Dolara ulaştı. 2002'de yardım alan bir ülkeydik, dışarıdan destek alan bir ülkeydik, hamd olsun bugün yardım eden bir ülke haline geldik.
Sözlerimin başında Türkiye'nin tablosunu anlatırken 23,5 milyar Dolar IMF borcuyla biz devraldık. Bugün IMF'ye olan borcumuz yaklaşık 2 milyar mertebesine inmiş durumda. Ama Sayın Başbakanımız ne yaptı? IMF'nin oluşturduğu yeni o yardım havuzuna, ihtiyacı olabilecek olan ülkeler için bir havuz oluşturuluyor, Türkiye'den de 5 milyar Dolar bir destek sözü verdi. Yani hamd olsun IMF'den borç alan ülke iken, artık IMF'ye borç veren ülke statüsünü kazandık ve bu da tabi Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk. Çünkü Türkiye şimdiye kadar 19 tane stand-by anlaşması yaptı. Bu 19 stand-by anlaşmasının tamamı hep borç alma anlaşması. Şimdi ilk defa bir borç verme anlaşmasının üzerinde çalışıyoruz inşallah.
    Çok şükür Türkiye'nin sadece ekonomide değil, dış politikada izlediği çizgi de büyük  takdir topluyor. Yani bakmayın şu son Suriye ile ilgili yaşadığımız sıkıntılar, Irak'taki tablo, bunların hepsi o ülkelerin kötü yönetimlerin sonucu. Ama inşallah biz kısa sürede bunların da toparlanacağına inanıyoruz ve sorunlar aşıldıktan sonra inşallah yepyeni bir Suriye'yi hemen sınırımızın ötesinde göreceğiz. Demokratik, gerçek anlamda halkın iradesinin ön planda olduğu, halkın beklentileri, arzusunun üzerine kurulmuş temsili bir demokrasi, temsil gücü yüksek bir demokrasinin inşallah Suriye'de kurulacağına inanıyoruz ve o olduğu zaman da zaten Türkiye ile Suriye'yi artık tek bir ekonomik bölge olarak rahatlıkla düşünebiliriz. Çok daha makul, çok daha halkın içinden gelme bir yönetim Suriye'de iş başında olduğunda zaten onlarla anlaşması, iş yapması inşallah çok kolay olur ve Türkiye'nin ekonomik bölgesi, çok daha geniş bir coğrafyaya doğru da uzanmış olur. Bu zorlukların, kısa vadedeki zorlukların aşılması için de büyük bir çabayı Sayın Başbakanımız, Dışişleri Bakanımız başta olmak üzere tüm hükümet olarak gösteriyoruz.
   İşte bir yandan Avrupa'daki zorluklar, bir yandan Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki zorluklar böyle bir dönemden geçiyoruz şu anda. Ama Türkiye bütün bu zorlukların içinde bir istikrar ve güven adası olarak hamd olsun yükseliyor. Ama kıskananlar var, çekemeyenler var. Türkiye'deki bu huzur ortamını, bu barış ortamını bozmak isteyenler var. Bunlara çok dikkat etmemiz gerekiyor ve kendi içimizdeki birlik beraberliğimizi, kendi içimizdeki kardeşliğimizi de asla zedelemememiz gerekiyor. Biz Türkiye olarak, tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak ne kadar birbirimize kenetlenirsek, birbirimizi ne kadar çok seversek, birbirimize ne kadar bu kardeşlik duygularıyla sarılırsak inşallah bu kötü niyetliler, bu bizim huzurumuzu bozmaya çalışanlar da umduğunu bulamayacaklar. Zaten şöyle bir baktığımızda dışarıdan, içeriden bu terör örgütüne olan destek önemli ölçüde azalmış durumda. Artık bu eski hava yok. Varlık sebepleri artık yok. Her neyi iddia ediyorlarsa, hangi sorunu kaşıyorlarsa, artık bu problemler hızla kalkıyor ortadan. İstismar zemini artık hızla ortadan kalkıyor ve inşallah bu konuda da kararlılığımız tam. Biz bir yandan terörle mücadelede yüzde 100 kararlı şekilde devam edeceğiz, ama öte yandan da Türkiye'nin çok daha ileri bir demokrasiye ulaşması için, çok daha ileri bir hukuk sistemine ulaşması için temel hak ve özgürlükler konusunda en ileri noktayı yakalaması için de büyük bir kararlılıkla reformlarımıza devam edeceğiz.