BANU YELKOVAN/RADİKAL
İstanbul. Ken Loach’un muhteşem filmi ‘Looking for Eric’e
gönderme yapan bu başlık Eric Cantona’nın burada olma sebebi. Derbimizin
dünyanın en büyük üçüncü derbisi olduğuna kanıt teşkil eder mi bilmem ama
Cantona kardeşlerin yapım şirketinin Canal+ ortaklığında çektiği derbi
belgesellerinin üçüncüsünün merkezinde Galatasaray-Fenerbahçe var. Manchester
ve Milano sonrası İstanbul’da futbolun peşindeler. Seri 8 bölüm planlanmış,
bizden sonra Rio’ya yollanacaklar. Ama hemen değil. Çünkü yılda sadece iki
bölüm çekiyorlar.
Yapım ekibi üç haftadır İstanbul’da. Şehir adım adım
dolaşılıyor. Görüntüler alınıyor. Taraftarlar, eski-yeni futbolcular, teknik
direktörler, tarihçiler ve sanatçılarla konuşuluyor. Henüz randevu alamasalar
da Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan’la görüşüp futbolun tepeden tabana etkisini
göstermek istiyorlar. Farklı maç günlerinde farklı taraftar grupları takip
ediliyor. Saatlerce görüntü alınıyor. Derbinin bize ne ifade ettiği anlaşılmaya
çalışılıyor. Sonunda hepsi 52 dakikalık belgeselin içine sığdırılacak. Ve
inanın üç haftanın sonunda, saatler süren çekimlerin sonunda geldikleri noktada
kafaları ilk günkünden çok daha karışık. Derbimiz hiçbir kalıba sığmıyor, takım
aşkımız mantık çerçevesine oturtulamıyor. Böyle bir şeyi hiç görmedikleri,
şehirden ve insanlarından çok etkilendikleri ortada. Hedefleri bu belgeseli
seyredecek Fransızlara “Bu şehre gidip bu maçı seyretmem lazım” dedirtmek.
BİR ANLATICI OLARAK CANTONA
Eric Cantona bu belgeselin anlatıcısı. Montaj bittikten
sonra bazı hikâyeleri onun sesinden dinleyeceğiz. Şehrin sokaklarında onun da
yürüdüğünü göreceğiz. Planlarının çekimi için bir çarşamba günü öğleni iniyor
İstanbul’a. Bir önceki akşam Marsilya’da tiyatro sahnesinde olduğundan 5
saatlik bir araba yolculuğu sonrası Milano’dan binmiş uçağa. Sadece iki saat
uyumuş. Ama yüzünde yorgunluktan eser yok. Ya da sakaldan belli olmuyor.
Yanında ağabeyi Jean-Marie var. 1.5 günün programı çoktan hazır. Saat saat
yapılacaklar belli. Ve bu sürede tercümanları benim. Tabii konuşmaya halim
olursa.
Cantona karizmanın vücut bulmuş hali gibi. Bir kere çok uzun
boylu. Dimdik ve ağır ağır yürüyor. Az konuşuyor. Delici bakışlarla inceliyor
baktığı şeyi. Çekim ekibi ‘Belki İstanbul’da o kadar tanınmaz’ diye düşünüyor
ama özellikle genç nüfusun olduğu semtlerde çekim yaparken, misal Beyoğlu,
insanlar sırtından bile tanıyor onu. Yanına gelip, neredeyse kekeleyerek “Sen o
musun? Fotoğraf çektirebilir miyiz?” diyorlar. Konuşmadan kafasıyla evetliyor.
Çekimin ortasındayken yanına gelen sahneyi mahvetse bile istifini bozmuyor,
fotoğraf isteyeni geri çevirmiyor.
Eric -ağabeyi de Cantona olduğundan böyle hitap ediyoruz
kendisine- artık tamamen aktör. Futbolculuk geride kalmış. Eski bir BBC
röportajında futbolculuğundan hiçbir anı saklamadığını anlatmıştı; ne forma, ne
hatıra: “Formalarımı taraftara verdim. Her maçta iki forma. Bende bir tane yok.
Dünde yaşayamam, hatıralara takılıp kalamam.” 1997’de futbolu bıraktığını
düşünürsek bugün aktörlük kariyeri futbolculuk kariyerinden daha uzun. Yine de
futbol hep var. Cosmos’la bir anlaşma imzalamış. Gelecek aylarda ABD’nin yolunu
tutacak ve takımın sportif direktörü olacakmış. Şimdilerde Alfred Jarry’nin
ünlü eseri ‘Kral Übü’de başrol oynuyor. Üç kişilik tiyatro oyunu ve
bahsetmekten en çok hoşlandığı şey de sanırım bu.
ARA GÜLER’E HASTAYMIŞ!
Galatasaray Lisesi çekimi öncesi yan yolda yürürken önce
TÜRVAK Sinema Müzesi’ni görüyor. İçeri giriyoruz. Eski Türk filmlerinin
afişlerine bakıyor. Satın almak istiyor. Maalesef mağazada sadece kartpostallar
satılık. Çıkıyoruz. Hava kararmadan Beyoğlu çekimleri bitmeli. Acelemiz var.
Ama bu defa yolda Ara Güler’in fotoğrafları durduruyor onu. Ara Cafe’nin
önündeki fotoğrafları uzun uzun inceliyor. Sonra içeri girip, duvarda asılı
olanlara bakıyor. Sonra bir masada oturan Ara Güler’i görüyor. “İki sene önce
onun hakkında bir belgesel seyrettim, hayranıyım” diyor. Masasına oturuyoruz.
Fransızca sohbet etmeye başlıyorlar. Limonlu zencefilli kendisine özel çayından
ikram ediyor Cantona biraderlere Ara Bey. Bayılıyorlar. Lafın gelişi değil,
ertesi gün, yine çok yoğun bir gündemin arasında yine buraya gelip aynı çaydan
içecek zaman yaratacak kadar seviyorlar. Yarım saatin sonunda çıkıyoruz Ara
Cafe’den. “Şehrin enerjisine bayıldım” diyor Eric.
Aynı tempo ertesi gün devam ediyor. Vapurla karşıya
geçiyoruz. Eric martıların gemileri sadece sardalya için değil, simit için de
takip edebileceğini öğreniyor. Giderayak anca akıl edip fotoğraf çektiriyorum,
kitabını imzalatıyorum. Kapaktaki genç Cantona fotoğrafına uzun uzun bakıyor.
“Ben artık o değilim, biliyorsun di mi?” diyor. “Biliyorum Kral Übü” diye
yanıtlıyorum. Zaten sen insan da değilsin ki, Cantona’sın.
MİDAS’IN KULAKLARINI GÖRDÜM
Buraya geldiğinin gizli tutulması tek şartı. “Bir soruya
bile cevap vermem, en ufak bir röportaj yapmam” dediğini o gelmeden en az yüz
kere söylüyor bana yapımcısı. Bu belgeselin en başından beri yardımcısı olduğum
halde benim bile söyleşiye değil, bu izlenimleri yazmaya hakkım var. Kendimi
Midas’ın kulaklarını gören çoban gibi hissediyorum. Eric Cantona burada ama
söyleyemiyorum.
ÇAY ARA’SI
Eric Cantona, Beyoğlu’nda Ara Cafe’yi görünce önce
dışarıdaki resimleri fark etti, sonra içeri girdi. Orada da Ara Güler’i
yakalamışken hayran olduğu fotoğraf sanatçısının masasına oturup sohbet etti,
çayını içti.
MARADONA NEREDE?
Oğlum Aras’ın odasında posterler var. Akşamları yatmadan
önce ona masal anlatmak yerine sevdiğim futbolcuların hikâyelerini anlatıyorum.
Şimdilik beş futbolcu var repertuvarımızda. Tabii başköşede Eric Cantona.
Sakala rağmen karşılaştıklarında görür görmez tanıyor onu. Hem utanıyor hem
gözlerini kırpmadan bakıyor. En sonunda konuşmaya cesaret bulduğundaysa efsane
soru geliyor: “Maradona nerde?” Çocuk ne bilsin? Herhalde posterler gibi
sürekli beraber takılıyor zannediyor! Socrates’ın öldüğünü söylemeye
korkuyorum.